Hayat İçerisinde At / Horse in Life
Mahir Başdoğan
Hayat İçerisinde At
Equist’24 Atçılık Fuarında “Hayat İçerisinde At” isimli bir panel de yapıldı. Kurtarma çiftliklerinden paytonlara, sokak aralarında tek tük de kalsa at arabalarındaki zerzevat satıcılarına; bir vakittir adeta taşraya sürgüne (!?) gönderilmiş cirit’in İstanbul’da yeniden oynanmasına ve aileden devam eden atçılığın, zamandaki halleri gibi konularda konuştuk. Ağırlıkla bir ihtisas fuarı şeklinde tanzim edilmiş bir yapıda galiba en afaki ve hiçbir şey öğretmeyen bir paneldi. Sadece hisler dinleyiciler ile paylaşıldı.
Görebildiğim kadarıyla atçılık alemimiz aşırı ihtisaslaşma yoluna giderek sanki normal insanın hayatından at’ı ve atçılık’ı çıkarmış gibi duruyor. Bir avuç “seçkin”in yaptığı ve ahalinin de bir bölümünüm “seyircisi” olduğu neredeyse “kapalı-devre” bir uğraş halinde devam edegelen atçılığımızın bir özeti olan bu fuar beni düşünmeye sevketti: hayatın normal akışından tardelmiş atçılık sığındığı “spor sürgününde (?!)” yaşarken kendine farklı bir kimlik uydurmaya gayret ediyormuş şeklinde zihnimde canlandı. Atlar ya yarışacak, müsabaka yapacaktı, ya da… aksi namümkündü! Fuardaki hayata değen tek atçılık atlı polis ve atlı jandarma ile sınırlıydı. O da haliyle devletin kolluk kuvveti olarak sivil değil resmi bir kimlikle karşımızda durmaktaydı.
Bu durum umumȋ bir nazarla bakıldığında sönükleşen, hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından kalitesi giderek azalan atçılığımızın gerçekçi bir fotoğrafı idi. Devam edegelen çöküşün evvela doğru teşhis edilmesi gerek diye düşünüyorum. Ondan sonra da neler yapılırsa at varlığı ve atçılık kalitesi artar diye sormak lüzum edecektir. Yıllardır bu konularda kalem oynatmış, dilim döndüğünce konuşmuş biri olarak elbette bir fikrim var. Atçılığın ataletten kurtulması için yaygın atçılığa geçilmesi; atın şahsi değil aile ile yapılması; atın olabildiğince evde beslenmesi; hobi atçılığının teşvik edilmesi; muhakkak arabacılığın ve bağ bahçenin at ile sürülmesinin desteklenmesi; askeriyenin at varlığının bir kısmının mümkünse kırsalda yaşan bilgili ve meraklı kesime dağıtılması; koşum ve aksam imal eden zanaatkârlara kredi verilmesine kadar bir kısım tedbir herhalde yerinde ve faydalı olacaktır.

Gelin bu kalemlere yakından bakalım:
Evvela “yaygın atçılık”tan muradım nedir açıklıkla anlatmalıyım. Her şeyden önce şimdiki “elit olma iddiasındaki atçılıktan,” farklı bir şeydir. Kelimenin tam manası ile harc-ı alem bir hayat tarzıdır ki her türlü süperlatif sıfattan azade olması umumun menfaatinedir. At’a sadece at diyebilmekle başlar. Beraber yaşadığı ailenin mümkünse ekmek parasını çıkartan ortağı olarak atı görmekle devam eder. Arabacılık ve yük hayvanı olarak at’ı kullanmak temel atçılıktır. Tabir câiz ise bu kullanım pastanın tabanı/pandispanyasıdır. Zaten tarih içindeki insan/at serencamının da başlangıcı budur. Sair uygulamalar –madem pastacılıktan dem vurduk – pastanın kreması ve süsleridir. Sorarım size atçılığımızın şimdilerde içinde pasta olmayan süslü krema yığınından ne farkı var..?
Atçılıkta ileri gitmiş örneklere bakıldığında profesyonel sektörü besleyen ciddi bir amatör birikim olduğu görülür. İnsanlar evlerinde at beslemektedir. Bunun modernleşmek, mekanikleşmek, dijitalleşmek vs ile zerre alâkası yoktur. Bizden fersah fersah ileri diyarlarda normal insanlar kendilerince normal atlar beslemekte ve kullanmaktadırlar. Atı neredeyse kalmayan yurdumuzda bütün atlar şampiyon (!?) bütün atçılar da nedense pek bir kibirlidir. Neyin kibridir bu?
Atçılığımızın idaresi kendilerine emanet edilen üç adet üst-kurul sırasıyla TJK, TBF ve Geleneksel Sporlar Federasyonu sadece sportif kullanım ile ilgilenmektedir. Halbuki atçılığın can damarı olmuş olması maalesef idrak edilememiş hobi atçılığı nedense hiç kaale alınmamış ve yok sayılmıştır. Devlet destekleri bence çıkmaz sokak olan sportif atçılığa aktarılmış ve on yıllardır görüldüğü üzere heba olmuş ve ciddi hiçbir netice vermemiştir. Yakın zamanda koşulan ve birinciye galiba bir milyon dolarlık ikramiye verilen bir yarışın ne at ırkımızın ıslahına, ne atçılığı yaygınlaştırmaya yıllardır açıkça görüldüğü gibi katkısı olmuştur. Zararı ise üstü kapatılmaya çalışılsa bile gören gözlerce aşikârdır. Bu ve benzeri teşvikler doğru kullanılabilse durum herhalde böyle pespaye kalmazdı…
Zihniyet değişikliği yapıldıktan sonra askeriye ve afet yardım kurumları zor şartlarda kullanılmak üzere hem at envanterini arttırmalı hem de bu envanteri münasip şekilde coğrafyada sivil sektöre gerektiğinde kullanmak şartı ile denetimli şekilde dağıtmalıdır. Dünya’da bunun örnekleri vardır – bakınız İsviçre ordusu- . Bu kendisi küçük ama paradigma değişikliğini işaret eden büyük adım şayet atılırsa bahsetmekte olduğum aile atçılığına devlet denetimli güçlü bir başlangıç olacaktır…
Buraya kadar yazdıklarım mevcut ataletten kurtuluş için düşünülmüş bir projedir. Her proje gibi fizibilitesi muhtemel bir tekliftir. Yapılırsa ya başarılı olunur ya da olunmaz ve başka projelere geçilir. Ama madem “hayat içinde atçılık” dedik gelin mevcut hale bir de böyle bakalım: atçılığımız şimdi şikayet ettiğimiz bir düzeydedir; çünkü insanımız at’ı sevmemektedir. Atlı bir hayat pek çoğumuz için bir zevk değil neredeyse bir kâbustur. Arazi gerekir, toprak ile temas gerekir, fiziki güç gerekir vs… olana bu gözle bakıldığında pekala “insanımız at’ı sevmiyormuş,” bile diyebiliriz. Şu yakın zamanda İstanbul Adalarında payton atları yok edilirken duyulan cılız itirazlar ile Belediye’nin koyduğu otobüslere karşı yapılan gürültülü protestoları ve bu nümayişlere basında nasıl yer verildiğine bakınca mukayese kendiliğinden at-sevmez oluşumuzu gayet net göstermektedir. Belki bu hal tarihte de böyle idi. Baksanıza memleketimizde eskiden binek hayvanı olarak eşek kullanılırmış; binmek fiilinden gelen “merkep” ismini at’a değil de eşeğe vermiş bir milletiz neticede…
İşte bu durum tespitinden sonra, yapılabilecek olan sayıca erimiş neredeyse yok olmuş atçılığımızı halkın sevmesini beyhude yere beklemekten ziyade mevcut atçılığımızı ferdi olarak daha iyileştirmek adına kendi yapabileceklerimize odaklanmak olabilir. Başka bir atçılığın mümkün olduğuna evvela kendimizi ikna etmek ve güzel örnekleri olabildiğince çoğaltmakla başlayabiliriz. Atlarımıza daha iyi bakabilmek de bir atçılık projesidir. Başlangıç satırlarını bir makro-ekonomik tedbirler paketi gibi okuyabiliriz; sonrakileri de mikro-ekonomi diye görebiliriz.
Hayat bu ikisi arasında devam ediyor…
Horse in Life
A panel titled “horse in life” was held at the Equist’24 Equestrian Fair. We discussed a range of topics, from rescue farms to the few vegetable sellers in horse-drawn carts on the streets; the revival of javelin games that had seemingly been sent into exile in the countryside, to the ongoing legacy of horsemanship passed down through generations. Structured largely as a specialized fair, it felt like one of those panels that offered little educational value. Only emotions were shared with the audience.
From what I can see, the equestrian world appears to be moving towards extreme specialization, as if horses and horsemanship have been removed from the lives of ordinary people. This fair, which is a summary of our horsemanship—a practice carried on by a handful of “elite” individuals with a portion of the populace acting as mere “spectators”—led me to reflect: horsemanship, marginalized from the normal flow of life, seems to be attempting to create a different identity as it lives in a “sporting exile.” Horses were either going to race or compete; anything else was inconceivable! The only form of horsemanship that touched upon life at the fair was represented by mounted police and gendarmerie. Naturally, they were present as official representatives of the state rather than as civilians.

Viewed from a broader perspective, this situation is a realistic snapshot of our fading horsemanship, diminishing in both quantity and quality. I believe it is crucial to correctly diagnose this ongoing decline. After that, we must ask what can be done to improve horse presence and the quality of horsemanship. As someone who has written and spoken on these issues for years, I certainly have opinions. To break free from stagnation in horsemanship, we must shift towards more widespread equestrian activities; seeing the horse as a partner that can help earn a living for the family; ensuring horses are kept at home as much as possible; promoting hobby horse riding; supporting cart driving and farming with horses; and ideally distributing some of the military’s horse inventory to knowledgeable and curious individuals in rural areas. Providing credit to artisans producing harnesses and equipment would also likely be beneficial.
Let’s examine these points closely:
First, I must clarify what I mean by “widespread horsemanship.” Above all, it is something entirely different from the current elite horsemanship claims. It is a lifestyle free from any superlative adjectives for the common good. It starts by simply being able to call a horse a horse. It continues by seeing the horse as a partner that helps the family earn a living. Using horses for carting and as pack animals constitutes basic horsemanship. This usage is, so to speak, the foundation of the cake. Historically, this has been the starting point of the human-horse relationship. Other practices—since we’ve mentioned baking—are the cream and decorations of the cake. I ask you, what is the difference between our current horsemanship and a heap of fancy cream that lacks any cake?
When looking at advanced examples in horsemanship, there is a serious amateur accumulation that feeds the professional sector. People are keeping horses at home. This has nothing to do with modernization, mechanization, or digitization. In places far ahead of us, ordinary people keep and use their own normal horses. In our country, where horses are nearly nonexistent, every horse is a champion, and curiously, all horse owners seem rather arrogant. What is this arrogance based on?
The management of our horsemanship, entrusted to three main organizations—TJK (Turkish Jockey Club), TBF (Turkish Equestrian Federation), and the Traditional Sports Federation—only focuses on sports usage. Unfortunately, the hobby horsemanship, which should have been the lifeblood of horsemanship, has not been considered or acknowledged. State support has been directed towards the seemingly dead-end sport horsemanship and has been wasted for decades without yielding any serious results. Recently, a race with a prize of about a million dollars for the winner has clearly shown no contribution to the improvement of our horse breeds or the expansion of horsemanship. The damage, even if attempted to be covered up, is evident to observant eyes. If these incentives were used correctly, surely things wouldn’t be so desolate…
Once a shift in mindset occurs, the military and disaster relief organizations should both increase their horse inventory for use under difficult conditions and distribute this inventory under controlled conditions to the civilian sector as needed. There are examples of this worldwide—see the Swiss Army. This would be a significant step indicating a paradigm shift, provided that it leads to a strong government-supervised start for family horsemanship.
What I’ve written thus far is a project conceived to break free from existing stagnation. Like any project, it is a potentially feasible proposal. If executed, it could either succeed or fail, and we can move on to other projects. But since we’ve mentioned “life within horsemanship,” let’s take another look at the current state: our horsemanship is at a level we complain about because our people do not love horses. A life with horses is not a pleasure for most of us; it is almost a nightmare. It requires land, physical contact with the earth, physical strength, and so on. Viewed this way, one might say, “Our people do not love horses.” Recently, as horse-drawn carriages were being eliminated on the Islands of Istanbul, the feeble protests were starkly contrasted with the loud protests against the buses the municipality introduced, illustrating our apparent indifference toward horses. Perhaps this has always been the case. Historically, donkeys were used as riding animals in our country; we are, after all, a nation that has named the word “donkey,” derived from the act of riding, for donkeys rather than horses…
Recognizing this situation, instead of waiting in vain for our dwindling horsemanship to be loved by the public, we might focus on improving our current horsemanship individually. We can start by convincing ourselves that another form of horsemanship is possible and by replicating the best examples as much as possible. Taking better care of our horses is also a horsemanship project. The initial lines can be seen as a macro-economic package of measures; the subsequent points can be viewed as micro-economic strategies.
Life continues between these two…
